Herkese Merhaba,
İsim hakkına sahip olduğum blogumu, bu kadar uzun süre sahipsiz bıraktığım sanırım hiç olmamıştı. Üzgünüm, ama geri döndüm en azından şimdilik bir yazıyla.
Bu sabaha karşı enteresan bir olay yaşadım, öncelikle bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Hayatım boyunca tesadüflere inanan bir insan olmadım, bu sabah da tam olarak böyle bir şey yaşadım. Gözümü alakasız bir saatte açtım ve ilham gelmişçesine kelimeler, birbirini tamamlayan cümleler akmaya başladı zihnimden. Sanki kitap yazıyordum ya da blog, işte ona benzer bir yazı dizisi. Bir süredir kafamın içinde “PC başına otur Cansu ve içinden ne geliyorsa yaz” diyen bir ses duyuyordum, bu sabah yaşadığım bu olayla buyurun PC başındayım ve içimden ne geliyorsa yeni yazımı yayınlamaya geldim 🙂 Hmm sabahki ilham mı? Hala yanımda ama maalesef zihnime düşen o nefis cümleleri herhangi bir yere kaydedemedim. Sanırım şöyle şeyler vardı, başlıyorum…
Hayatınızın hiçbir döneminde etrafınızda olan bitenlerin sahte, yapay ve anlamsız olduğunu düşündüğünüz oldu mu? Düşünmek demeyelim hissetmek belki. Muhakkak olmuştur. Kendi adıma bir süredir içinde bulunduğum durum tam olarak bu! “Radikal Karar Almak Gerek Bazen” isimli yazımda bu durumun kariyer hayatı için geçerli olduğu durumdan bahsetmiştim, 2015 yılında bana hissettirdikleri kariyer hayatı ile sınırlı kalmıştı sanırım. Aradan geçen 9 yıl, bu hislerimin hayatın geri kalanı için de geçerli olabileceğini hatırlattı bana.
Konuyu sosyal medyaya getirmek istiyorum. Bu süre içerisinde sosyal medya kullanım oranı ne kadar da arttı farkında mısınız? Merak edip istatistiklere de bir göz attım, 2015 ile 2023 yılları arası sosyal medya kullanıcı sayısı %138 oranında artmış. Sosyal medya platformlarının sayısının arttığını da hesaba katarsak, 2024 yılında oran biraz daha yükselmiş olabilir. Günde ortalama 2,5 saatimizi sosyal medya platformlarında harcadığımız da yazılmış ilgili istatistik raporunda. Yani artık gün bizim için 24 saat değil, 21,5 saat üzerinden hesaplanmalı…
İstatistikleri bir kenara bırakırsak sosyal medyayı ne kadar efektif kullanıyoruz, hangi amaçlarla kullanıyoruz, bence önemli olan kısım bu. İşte tam da bu esnada, önceki paragrafta belirttiğim sahtelik ve yapaylık benim nezdimde önem kazanıyor. Tabii ki bunlar benim kişisel deneyimlerimdem yola çıkarak edindiğim fikirler. Sosyal medyadan ağırlıklı olarak kastettiğim Instagram bu arada. Tik Tok hiç kullanmadım. Linkedin de zaman zaman amacından şaşsa da hala profesyonel olarak kullanılan önemli bir mecra ve orada hala aktif yer almaya çalışıyorum. Her neyse gelelim Instagram’a. Son zamanlarda kendimde şunu gözlemledim; özellikle işten eve geldiğim anda Instagram’da kim ne yapmış, arkadaşlarım ne göndermiş, en çok kendimin incelediği gönderilerime kim bakmış, kim beğenmiş, yorum yapmış vb. meraklarla dakikalar hatta saatler geçiriyordum. Can alıcı kısım ise, “izlediğim bazı hayatlar”ın kendimi, hayatımı ve geleceğimi sorgulamama sebep olurken, beni anlamsız bir dibe çöküşe yöneltmesi oldu. Beğenilme arzusu ile paylaşılmış tamamen yapmacık olan hiçbir anı ayırt etmiyor, herkesin mükemmel, başarılı, mutlu olduğunu zannedip kendimi sorguluyordum. Bu esnada maalesef sosyal medyayı bilgi alma amaçlı kullanmayı da göz ardı ediyordum. Neyse ki bunu fark etmem uzun sürmedi, tam da inziva dediğim bir ana denk getirip bu platformdan uzaklaştım.
Sanırım sosyal medyanın bende yarattığı bu sahtelik ve anlamsızlık duygusu çalışma hayatımdaki motivasyona, ikili ilişkilere ve kendimle olan ilişkime de yansıyabilen bir olgu oldu benim için. Şunları düşündüğüm çok oluyordu; “Vay be ne hayatlar var, biz ne için çalışıyoruz.” ya da “O da mı yurtdışına gitmiş, bir ben kaldım.” gibi… Biliyorum çok saçma, ama ben sık sık bunları düşünürken yakaladım kendimi. Bu konuda konuştuğum birçok “gerçek” arkadaşımın da zaman zaman benzer ruh durumlarına çekildiğini öğrenmek yalnız olmadığımı gösterdi bana.
Herkeste farklı bir tezahürü varken bende yalnızlaşma yarattı sosyal medya. Şimdi gerçek hayatın tam ortasında hissediyorum kendimi. Hatta geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştuğumuzda, telefonumun masada olmadığını belirterek “farkında mısın dakikalardır konuşuyoruz ve bir kere bile telefona bakmadın, gerçek bir sohbet oldu” dedi. O kadar haklıydı ki bir sosyal medya bağımlısı olmayan arkadaşım. Herkesin bir kötü alışkanlığı var işte 🙂 önemli olan bunun kendinde yarattığı yıkımı görüp aksiyon alabilmek.
Yıllardır sosyal medya detoksu üzerine çok yazı okudum, zaman zaman uygulamaya çalıştım. Tesadüflere inanmam demiştim, şimdiymiş demek ki algılama zamanı. Kendimi bu konuda eğitmem ne kadar sürecek bilmiyorum, ama bilgi alma amaçlı da yoğun kullanılan bu platformda yer almamanın bazı dezavantajlarını yaşamıyor değilim.
Başa dönecek olursak, günde ortalama 2,5 saatimizi sosyal medyaya ayırıyorsak, buradan uzaklaştığımızda gün tekrar 24 saat oluyor. Ben bu 2,5 saati nasıl değerlendirdim biliyor musunuz, Ağustos ayında tam 7 kitap okuyarak uzun yıllar sonra tarihe geçtim 🙂 kurumsalda çalışmıyor oluşum ve kitapların 200-300 sayfa aralığında olmasının da etkisi büyük ama inanılmaz bir keyif benim için tekrar kitaplara dönmek. Tabii kitabı okumak yerine fotoğrafını paylaşmanın daha cazip olduğu bir sosyal medya platformunun olmaması da dikkatimi toplamamı sağlayan en büyük etken bence 🙂
Sabahki ilhamımda, çeşitli kelime oyunlarıyla konuyu iş hayatına bağlama gibi güzellikler vardı ama sanırım bu kadarı çıktı şimdilik. Konu biraz kişisel kalmış olsa da anlatmak istediklerim bunlardı.
Bu arada yazmayı çok özlemişim. Düzenli günlük tutan biri olarak, blogu da günlüğe çevirdim ya daha bir şey demiyorum kendime 🙂 bir sonraki yazım kitap önerisi olur belki, çünkü hala bolca kitap okuyabiliyorum. Ne zaman hazır hissedersem İK’ya dair yazılarımı o vakit yazmayı hedefliyorum. İsteksiz yazılan bir yazıyı okumaktan daha sıkıcı bir şey olamaz bence…
En kısa zamanda tekrar buluşmak dileğiyle,
Sevgiler.
0 yorum